Sevgili Canlar,
Bu kadim ve güzel coğrafyamızda inançlar ve devlet ilişkilerinin merkezinde ne yazık ki; Vahabi İslam anlayışı ve onun gerici zihniyeti vardır.
Selçukludan başlayarak Osmanlı’ya, oradan Cumhuriyet’e miras bırakılan bu aşılmaz çizgi, günümüzde farklı kurumsal biçimlere bürünerek yasakçı özünü korumaktadır. Bu kin ve nefret Aleviliği meşru bir inanç olarak tanımayan bugünkü kurumsal zihniyetin de tarihsel arka planıdır.
Bugün dahi; devlet, Diyanet İşleri aracılığıyla Sünni İslam’ı finanse edip örgütlüyor, kendi din anlayışına “kontrollü çıkış hizmetini” gözümüzün içine baka baka veriyor. Bunun yanında Alevilik ve Bektaşiliği hukuki statüden yoksun, tanımsız ve korumasız bırakarak bizlere kendi zihniyetine göre tanım ve yasak getiriyor. Alevi-Bektaşi kurumlarını tamamen yasadışı konuma iten, inancını ve kurumlarını yok sayan kanunları devlet çıkarmaya devam ediyor.
Bu dışlayıcı yapının bir tanesi de Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde bağnaz tarikatları tasfiye etmesi beklenen 677 sayılı devlet yasasıdır. Bu yasa yine direkt Alevi-Bektaşi toplumunu hedef almış; pirlik, dervişlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık gibi unvanları yasaklayarak Alevi-Bektaşi ocak ve dergâh örgütlenmesini kökten yok etmeye yönelik uygulanmıştır.
“Güvenlik”, “asayiş” ve “modernleşme” söylemleriyle meşrulaştırılan bu taraflı yasa, Alevi-Bektaşi toplumu açısından yalnızca olağanüstü dönem tedbirleri değil; tarihsel hafızayı, kurumsal sürekliliği ve inançsal örgütlenmeyi hedef alan yapısal müdahaleler olarak deneyimlenmiştir.
Bu yasayı taraflı uygulayan devlet, resmî din bürokrasisinin zihniyeti olan Diyanet aracılığıyla Alevi-Bektaşi toplumunu “sapma”, “zındıklık” ve “tehdit” kavramlarıyla anmış; tekke ve dergâhlarımızı bölücülük ve iftiralarla yaftalamış, biz Alevileri Sünni ve Şii toplum nezdinde meşru hedef hâline getirmiştir ve getirmeye devam etmektedir.
Bugün tarikatların fiilen varlığını sürdürdüğü, türbelerin devlet eliyle restore edilip korunabildiği; buna karşılık Alevi dergâh ve ocaklarının, ziyaretgâhlarının hâlâ hukuken yok sayıldığı bir düzende, Hacı Bektaş Veli Dergâhı müze konumunda tutulmakta ve inançsal hizmet sunması yasaklanmaktadır. Bu şartlar altında 677 sayılı yasa yalnızca tarihsel bir düzenleme olarak değil; bilinçli ve seçici bir asimilasyon politikasının hâlâ yürürlükte olan simgesi olarak varlığını sürdürmektedir.
Sonuç olarak;
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yürürlüğe konulan Takrir-i Sükûn Kanunu ile 677 sayılı Tekke ve Zaviyeler Kanunu, Alevi-Bektaşi toplumu açısından yalnızca geçici güvenlik tedbirleri değil; kurumsal yapıyı, inanç önderliğini ve toplumsal hafızayı hedef alan kalıcı bir müdahaledir.
Söz konusu yasa, korku, yasak ve sessizleştirme üzerine kurulu bir siyasal mühendisliğin araçları olarak işlev görmüş; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte Aleviliğe yönelik politikaların yöntem değiştirerek sürdürülmesine zemin hazırlamıştır. Bugün Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun hâlâ yürürlükte olması ve buna rağmen seçici biçimde uygulanması, bu sürekliliğin güncel bir göstergesidir. Sünni tarikat yapılarının ve türbelerin devlet eliyle korunmasına karşın, Alevi dergâhlarının hukuken tanınmaması; cemevlerinin ibadethane statüsünden yoksun bırakılması ve Alevi inanç önderlerinin resmî kabul görmemesi, tarihsel bir adaletsizliği açıkça ortaya koymaktadır.
Ancak; bu topraklarda yürütülen inkâr, yasak ve asimilasyon politikalarının hiçbiri Alevi toplumunu yok edememiştir; edemeyecektir. Ocakları dağıtan, dergâhları kapatan, cemi kamusal alandan süren, hafızayı sessizliğe mahkûm etmeye çalışan tüm düzenlemelere rağmen Alevilik yaşamaya devam etmiştir, edecektir. Çünkü varlığımız bir idarî statü değil; bir inanç, bir ahlak, bir toplumsal örgütlenme ve kuşaklar boyunca taşınan kolektif bir iradedir.
Biz, hafızamızı inkâra, kimliğimizi asimilasyona teslim etmeyerek, tarihte olduğu gibi bugün de eşit yurttaşlık talebimizden, inanç özgürlüğümüzden ve kendi kurumlarımızla var olma hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz. Alevi-Bektaşi toplumu ne “makbul” kalıplara sokulacak ne de görünmez kılınacaktır. Bu mücadele, yalnızca Alevilerin değil; adil, çoğulcu ve gerçek anlamda demokratik bir toplum isteyen herkesin mücadelesidir. Ve bu toplum ne dün ne bugün ne de yarın asla asimile olmayacaktır.






